

Andreas

Olympia

Karen

Jørgen Mortensen

Hal-Finn

Giulia

Ejendomsmægler

Sygeplejerske

Kvinde i kirke

Pastor Wredmann
Danimarka'nın kasvetli ve gri bir banliyösünde geçen hikâye, hayatları farklı şekillerde tıkanmış bir grup insanın yollarının bir İtalyanca kursunda kesişmesini anlatıyor. Karısını yeni kaybetmiş ve inancını sorgulayan bir rahip, öfke kontrolü sorunları yaşayan bir restoran müdürü, sakar ve özgüvensiz bir fırıncı kız ve hayatın sillesini yemiş diğerleri...
Hepsi, bu küçük İtalyanca sınıfını sadece bir dil öğrenme mekanı olarak değil, aynı zamanda yalnızlıklarından kaçabilecekleri bir sığınak olarak görürler. İtalyan kültürünün sıcaklığı, neşesi ve tutkusu, bu soğuk İskandinav kasabasındaki insanların buzlarını eritmeye başlar. Film, yas, aşk, ailevi sırlar ve dostluk temalarını, hayatın içinden gelen samimi bir dille işleyerek; mutluluğun bazen sadece bir "merhaba" (Buongiorno) uzağımızda olduğunu hatırlatıyor.
Filmin başarısı, her biri birer hayat dersi niteliğinde olan karakterleri canlandıran oyuncu kadrosunda yatıyor. Rahip Andreas rolündeki Anders W. Berthelsen, karakterinin melankolisi ve içsel arayışını büyük bir doğallıkla yansıtıyor. Fırıncı Olympia rolündeki Anette Støvelbæk ise sakarlığı ve kırılganlığıyla izleyicinin en çok bağ kurduğu isimlerden biri oluyor.
Kadroda ayrıca, Dogma sinemasının gedikli oyuncularından Peter Gantzler, sert kabuğunun altında yumuşak bir kalp taşıyan Jørgen Mortensen rolünde editoryal bir derinlik sergiliyor. Oyuncuların neredeyse makyajsız, doğal ışık altında ve doğaçlamaya yakın performansları, filmin "hayatın kendisi" olduğu hissini güçlendiriyor. Her bir oyuncu, karakterinin kusurlarını birer süs gibi taşıyarak izleyiciye samimiyet aşılıyor.
Yönetmen Lone Scherfig, bu filmle Dogma 95 manifestosunun (el kamerası, doğal ışık, yapay müzik kullanımı yasağı vb.) sanatsal sınırlarını zorlayarak, bu akımın ilk "romantik komedisi"ni yaratmıştır. Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca, minimalist tekniklerin duygusal bir derinlik yaratmak için nasıl ustaca kullanılabileceğinin kanıtıdır. Film, lüks setler veya abartılı sahneler olmadan, sadece karakterlerin etkileşimiyle devasa bir atmosfer kurmayı başarıyor. Berlin Film Festivali'nde "Gümüş Ayı" ödülünü kazanması, bu naif anlatının evrensel gücünün bir göstergesidir.
İnsan ruhunu iyileştiren, izledikten sonra yüzünüzde bir gülümseme bırakan (feel-good) filmleri sevenler için bu yapım bir hazinedir. Eğer İskandinav sinemasının o kendine has hüzünlü mizahına ilgi duyuyorsanız veya Dogma 95 akımının daha yumuşak ve romantik bir örneğini merak ediyorsanız, bu film tam size göre. Hayatın sıradanlığı içindeki mucizeleri görmek isteyen her sanat filmi tutkunu bu hikâyeye ortak olmalı.
Filmi izlemek için en büyük sebep, zorluklar karşısında dayanışmanın ve yeni başlangıçların her yaşta mümkün olduğunu görmektir. Karakterlerin birbirlerinin yaralarını sarması ve dilden ziyade "duygudaşlık" kurmaları, izleyiciye moral veren bir deneyim sunuyor. Ayrıca, büyük bütçeli yapımların veremediği o saf ve samimi insanlık halini bu bağımsız sinema örneğinde bulabilirsiniz.
Yalnızlık ve Bağ Kurma: İnsanların ortak bir amaç (dil öğrenmek) etrafında birleşerek yalnızlıklarını yenmeleri.
Kültürel Zıtlıklar: Soğuk İskandinav karakter yapısı ile sıcak İtalyan ruhunun çarpışması.
İkinci Şanslar: Hayatın hangi aşamasında olunursa olunsun, aşkın ve mutluluğun yeniden bulunabileceği.
Bu filmin sunduğu sıcaklığı ve topluluk duygusunu sevdiyseniz, bir grup insanın yemek etrafında birleştiği Babette'in Ziyafeti (Babette's Feast) veya benzer bir dil/kültür arayışını işleyen İspanyol Pansiyonu (L'Auberge Espagnole) filmlerini izleyebilirsiniz. Ayrıca, Dogma 95 akımına daha yakından bakmak isterseniz, bu akımın öncüsü olan Şölen (Festen) filmi de ilginizi çekebilir.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...