

Harry Burns

Sally Albright

Marie

Jess

Joe

Alice

Amanda

Stewardess

Man on Aisle
9 Year Old Boy
Harry ve Sally, Chicago Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra New York’a gitmek üzere aynı arabayı paylaşan iki yabancıdır. Yol boyunca, "bir kadın ve bir erkeğin seks araya girmeden gerçekten arkadaş olup olamayacağı" üzerine hararetli bir tartışmaya tutuşurlar. Harry bu durumun imkansız olduğunu savunurken, Sally daha iyimser ve kuralcı bir duruş sergiler. Yolculuk sonunda birbirlerinden pek de hoşlanmayarak ayrılan ikili, hayatlarının farklı dönemlerinde New York’un kalabalığında tekrar tekrar karşılaşırlar.
Her karşılaşmada hayatları değişmiş, ilişkileri evrilmiş ve bakış açıları farklılaşmıştır. Yıllar süren bu rastlantılar, zamanla aralarında sarsılmaz bir dostluğun temellerini atar. Ancak Harry’nin yıllar önce ortaya attığı o meşhur soru, ikisi de birbirine bu kadar yakınlaşmışken kaçınılmaz bir sınav olarak karşılarına dikilecektir. Film, on iki yıla yayılan bu benzersiz ilişki üzerinden modern aşkın ve dostluğun en samimi haritasını çıkarır.
Billy Crystal, Harry Burns rolünde hayatının en iyi performanslarından birini sergiliyor; karakterin nevrotik, alaycı ama bir o kadar da zeki yanını harika bir zamanlamayla yansıtıyor. Meg Ryan ise Sally Albright olarak sinema tarihinin en ikonik kadın karakterlerinden birini yaratıyor. Onun titiz, neşeli ve inatçı tavrı, Harry’nin karamsarlığıyla kusursuz bir zıtlık oluşturuyor.
Yardımcı rollerde izlediğimiz Carrie Fisher ve Bruno Kirby, başrol oyuncularının en yakın arkadaşları olarak hikayeye muazzam bir mizahi destek veriyorlar. Bu dörtlü arasındaki kimya, filmin her sahnesini canlı ve inandırıcı kılıyor. Özellikle gerçek yaşlı çiftlerin nasıl tanıştıklarını anlattıkları kısa röportaj bölümleri, filmin oyuncu kadrosuna ve anlatımına belgeselvari bir sıcaklık katıyor.
Rob Reiner’ın yönettiği ve Nora Ephron’un kaleminden çıkan When Harry Met Sally, romantik komedi türünü yeniden tanımlayan ve kurallarını belirleyen bir yapımdır. Keskin zekalı senaryosu, sadece aşka dair değil, hayata ve insan doğasına dair de pek çok doğru tespiti barındırır. Film, New York’un mevsimsel değişimlerini, özellikle de sonbaharın o kızıl atmosferini kullanarak görsel olarak da unutulmaz bir deneyim sunar.
Cinsel gerilim ile entelektüel dostluk arasındaki ince çizgiyi büyük bir ustalıkla işleyen yapım, türünün pek çok örneğinden farklı olarak karakter gelişimine ve diyalog gücüne odaklanır. Marc Shaiman’ın caz tınılarıyla bezeli müzikleri, filmin o nostaljik ama zamansız havasını mükemmel şekilde tamamlar.
İnsan ilişkilerinin karmaşıklığı üzerine düşünmeyi seven, "doğru kişi" ve "doğru zaman" kavramlarını sorgulayan herkes bu filmi izlemelidir. Samimi diyaloglar ve karakter odaklı senaryolardan hoşlanan sinemaseverler için bu kült film, türün en saf haliyle bir rehber niteliğindedir. Bir yandan gülerken bir yandan "evet, bu tam olarak böyle" demek isteyen çiftler için en iyi tercihlerden biridir.
Bu filmi izlemek, sinema tarihinin en doğal ve en zekice kurgulanmış aşk hikayelerinden birine tanıklık etmektir. Meg Ryan’ın bir restoranda sergilediği o meşhur sahne gibi pek çok ikonik ana sahip olan yapım, popüler kültürü derinden etkilemiştir. Eğer aşkın sadece ilk görüşte bir yıldırım değil, zamanla pişen ve paylaşımlarla büyüyen bir duygu olduğuna inanıyorsanız, Harry ve Sally’nin yolculuğu size çok şey anlatacaktır.
Dostluk ve Cinsellik: Karşı cinsler arasındaki arkadaşlığın sınırları ve doğası.
Zamanlama: Hayatın farklı evrelerinde aynı insanın bize farklı anlamlar ifade etmesi.
Modern Şehir Hayatı: New York'ta yalnızlık, flört kültürü ve hayat kurma çabası.
Kendini Tanıma: İlişkiler aracılığıyla insanların kendi eksikliklerini ve arzularını keşfetmesi.
Eğer diyalog ağırlıklı ve yıllara yayılan aşk hikayelerini seviyorsanız, Richard Linklater imzalı Before Sunrise üçlemesi sizin için eşsiz bir deneyim olacaktır. New York atmosferinde geçen bir başka aşk hikayesi arayanlar için yine Meg Ryan ve Tom Hanks’in başrollerini paylaştığı You've Got Mail harika bir benzeri film seçeneğidir. Daha modern bir bakış açısı için ise 500 Days of Summer filmini listenize ekleyebilirsiniz.
Filmin senaristi Nora Ephron, Sally karakterini oluştururken kendi titiz ve kuralcı kişilik özelliklerinden yola çıkmıştır.
Filmdeki meşhur restoran sahnesi çekilirken, restorandaki diğer müşteriler arasında yönetmen Rob Reiner'ın annesi de vardı ve o unutulmaz "O ne yiyorsa aynısından bana da getirin" repliğini o söylemiştir.
Film aralarındaki gerçek çiftlerin röportajları tamamen gerçektir; yönetmen Rob Reiner bunları insanlar arasındaki gerçek bağı vurgulamak için eklemiştir.
Film bu soruyu merkeze alır ve hikaye boyunca ikilinin arasındaki çekimin, saf bir arkadaşlığın ötesine geçmeye ne kadar meyilli olduğunu gösterir.
Film, hayatın içinden bir seyir izlese de finaliyle izleyiciye umut veren ve yüzlerde tebessüm bırakan bir kapanış yapar.
New York, filmin adeta beşinci ana karakteri gibidir. Central Park, Metropolitan Müzesi ve şehrin kitapçıları, karakterlerin hikayesiyle bütünleşmiştir.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...