

Marcello Rubini

Sylvia

Maddalena

Emma

Fanny

Steiner

Marcello's father

Paparazzo

Paola

Riccardo
Magazin gazetecisi Marcello Rubini, Roma’nın "tatlı hayatını" (La Dolce Vita) oluşturan aristokratların, film yıldızlarının ve entelektüellerin dünyasında sürüklenmektedir. Bir yandan ciddi bir yazar olma hayalleri kurarken, diğer yandan şöhretin, anlık zevklerin ve bitmek bilmeyen partilerin cazibesine kapılır. Film, yedi gece ve yedi şafak vakti boyunca Marcello’nun şehirdeki bu hedonistik yolculuğunu takip eder.
Marcello, bazen Trevi Çeşmesi'nde bir tanrıça gibi duran Anita Ekberg’in peşinde, bazen de inancın ve mucizelerin sorgulandığı kaotik bir kalabalığın ortasındadır. Federico Fellini’nin bu epik eseri, geleneksel bir olay örgüsü yerine epizodik bir yapı kullanarak; sevginin, dinin, şöhretin ve en nihayetinde varoluşun anlamını Roma'nın görkemli dekorunda arar. Dünya sineması denince akla gelen ilk eserlerden olan film, modern insanın içsel çöküşünü lüksün içinde resmeder.
Filmin kalbinde, Fellini'nin alter egosu olarak kabul edilen Marcello Mastroianni yer alır. Mastroianni, Marcello Rubini karakterinde hem büyüleyici hem de derin bir mutsuzluk yaşayan o "modern adam" portresini eşsiz bir karizmayla çizer. Bu rol, onu dünya çapında bir ikon haline getirmiştir.
Anita Ekberg, Trevi Çeşmesi’ndeki sahnesiyle sinema tarihinin en unutulmaz imgelerinden birini yaratırken, ulaşılmaz ve hayalsi bir güzelliği temsil eder. Anouk Aimée’nin canlandırdığı Maddalena karakteri ise burjuva sıkıntısını ve soğukluğunu mükemmel yansıtır. Ayrıca, Marcello'nun entelektüel idolü Steiner rolünde Alain Cuny, filmin en sarsıcı ve trajik kırılma noktasını oluşturur.
Federico Fellini, bu filmle sadece bir hikâye anlatmaz, bir dönemin ruhunu hapseder. Siyah-beyaz sinematografinin zirvesi olan yapım, Roma’yı hem kutsal hem de günahkar bir şehir olarak gösterir. Müziklerdeki Nino Rota imzası, o dönemin enerjisini ve melankolisini filmin damarlarına zerk eder. Kült filmler arasında sarsılmaz bir yere sahip olan yapım, vizyona girdiği dönemde Vatikan tarafından yasaklanmış ve büyük tartışmalar yaratmıştır; ancak bugün sinema sanatının en saf ve dahi örneklerinden biri kabul edilir.
Sinemanın bir görsel sanat ve felsefi bir araç olduğuna inanan herkes bu filmi mutlaka izlemeli. Eğer hayatın anlamı, şöhretin sahteliği ve modern yalnızlık üzerine kafa yoran yapımlardan hoşlanıyorsanız, Marcello’nun Roma sokaklarındaki arayışı sizi derinden etkileyecektir. Klasik Avrupa sinemasına giriş yapmak isteyenler için de bu film, başlangıç noktalarının en görkemlisidir.
Bu filmi izlemek için en büyük sebep, bugünün "paparazzi" kültürünün ve modern magazin dünyasının temellerinin atıldığı o ilk ana tanıklık etmektir. (Zaten "paparazzi" kelimesi, filmdeki fotoğrafçı Paparazzo karakterinden türemiştir.) Ayrıca Fellini'nin yarattığı o görkemli sahnelerin ve sembolizmin estetik hazzı, günümüz dijital dünyasında bile tazeliğini korumaktadır. IMDb ve eleştirmen listelerinde her zaman zirveye oynayan bu başyapıt, gerçek bir sinemaseverin olmazsa olmazıdır.
Hedonizm ve Boşluk: Sürekli eğlence ve zevk arayışının getirdiği ruhsal tatminsizlik.
Modernlik ve Gelenek Çatışması: Tarihi Roma’nın kutsallığı ile modern hayatın yozlaşması.
Yalnızlık: Binlerce insanın ve gürültülü partilerin ortasında bile hissedilen derin yalnızlık.
İletişimsizlik: İnsanların birbiriyle konuşması ama aslında hiçbir şey anlatamaması.
Fellini'nin bu epik Roma anlatısını sevdiyseniz, modern insanın boşluğunu farklı bir estetikle işleyen Michelangelo Antonioni’nin L'Avventura (Macera) veya Paolo Sorrentino’nun bu filme bir saygı duruşu niteliğindeki modern başyapıtı La Grande Bellezza (Muhteşem Güzellik) filmlerini izlemelisiniz. Ayrıca Fellini'nin bir diğer şaheseri olan 8½ de mutlaka listenizde olmalı.
"Paparazzi" terimi, bu filmdeki Paparazzo adlı karakterden esinlenerek dile yerleşmiştir.
Trevi Çeşmesi sahnesi kışın çekilmiştir ve Mastroianni'nin üşümemek için kıyafetlerinin altına dalgıç kıyafeti giyip bir şişe votka içtiği söylenir.
Film, 1960 Cannes Film Festivali'nde en büyük ödül olan Altın Palmiye'yi kazanmıştır.
1960'ta renkli sinema yaygın olsa da Fellini, ışık ve gölge oyunlarını daha iyi yansıtmak ve hikâyeye o zamansız, rüya benzeri atmosferi katmak için siyah-beyazı tercih etmiştir.
Kıyıya vuran o garip deniz canavarı, Marcello ve grubunun içine düştüğü ahlaki çürümeyi ve "tatlı hayatın" sonundaki anlamsız, grotesk gerçeği simgeler.
Marcello, hem Fellini'nin hem de aslında modern dünyanın içindeki herkesin; idealleri ile gerçekleri arasında sıkışmış olan insanın bir yansımasıdır.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...