
2000’li yılların hemen başında, teknopop müziklerin yankılandığı ve floresan ışıkların geceyi böldüğü Taipei sokaklarında, genç Vicky kendi hayatının içinde bir yabancı gibi süzülmektedir. Saplantılı derecede kıskanç erkek arkadaşı Hao-Hao ile yaşadığı boğucu ilişki, onun ruhunu her geçen gün biraz daha tüketmektedir. Hao-Hao, Vicky’nin her adımını takip ederken, genç kadın bu duygusal hapishaneden kaçıp kendine ait bir alan yaratmaya çalışır.
Vicky’nin yolu, ona çok daha farklı bir dünya sunan gizemli ve olgun Jack ile kesiştiğinde, içindeki boşluk hissi daha da belirginleşir. Geçmişin pişmanlıkları ile geleceğin belirsizliği arasında mekik dokuyan genç kadın için zaman, sanki bir mambo ritmi gibi tekrarlardan ibarettir. Film, ana karakterin on yıl sonraki sesinden anlatılan bir anılar bütünü olarak, gençliğin o uçucu, hüzünlü ve bir o kadar da hipnotize edici doğasını ustalıkla perdeye yansıtıyor.
Shu Qi, Vicky rolünde kariyerinin en iyi performanslarından birini sergileyerek adeta devleşiyor. Sadece bakışları ve o efsanevi mavi tüneldeki yürüme sahnesiyle, modern çağın yarattığı yalnızlık duygusunu izleyiciye en derinden hissettiriyor. Oyuncunun karakterindeki kırılganlık ve umursamazlık arasındaki ince çizgi, filmin tüm duygusal yükünü başarıyla sırtlıyor.
Hao-Hao karakterini canlandıran Tuan Chun-hao, sergilediği tekinsiz ve aşırı sahiplenici tavırlarla izleyicide huzursuz edici bir etki bırakıyor. Jack rolündeki Jack Kao ise, yer altı dünyasının ağırlığını ve babacan bir korumacılığı sakin bir oyunculukla sunarak, filmin kaosuna denge getiren bir figür haline geliyor.
Tayvanlı usta yönetmen Hou Hsiao-hsien, bu yapıtıyla sinemanın görsel dilini şiirsel bir boyuta taşıyor. Filmin açılış sahnesi, sinema tarihinin en ikonik anlarından biri olarak kabul edilir. Görüntü yönetmeni Mark Lee Ping-bin’in yarattığı neon renk paleti ve dar açılı çekimler, karakterlerin yaşadığı klostrofobiyi ve duygusal boşluğu görsel bir şölene dönüştürüyor. Bu film bir hikâyeden ziyade, bir ruh halini, bir dönemin atmosferini ve gençliğin o "geçip giden" doğasını anlatan bir sanat filmi başyapıtıdır.
Görsel estetiğin hikâyenin önüne geçtiği hipnotik yapımları sevenler için bu film tam bir görsel şölendir. Modern şehir hayatının yarattığı yalnızlığı ve bireyin kimlik arayışını konu alan dram filmleri tutkunları, Hou Hsiao-hsien’in bu eserini mutlaka listelerine almalıdır. Ayrıca Asya sinemasının o kendine has, yavaş akan ve atmosferik diline hayranlık duyan her sinemasever bu kült film ile derin bir bağ kuracaktır.
Bu filmi izlemek, sadece bir hikâyeye tanıklık etmek değil, milenyum başındaki o eşsiz atmosferin içine girmektir. Filmin müzikleri, görselliği ve hızı, izleyiciyi adeta bir rüya evrenine davet eder. Zamanın akışını ve insanın geçmişe bakışını bu kadar zarif bir melankoliyle anlatan çok az yapım vardır. Sinematografinin gücünü ve Shu Qi’nin büyüleyici aurasını görmek için bile defalarca izlenebilecek bir eserdir.
Yalnızlık ve Yabancılaşma: Kalabalık bir şehrin ışıkları altında duyulan derin içsel boşluk.
Saplantılı Aşk: Sevginin bir kontrol mekanizmasına dönüşmesi ve bireyin özgürlüğünü kısıtlaması.
Zamanın Geçiciliği: Gençliğin ve anıların, parmakların arasından kayıp giden kum taneleri gibi olması.
Milenyum Kaygısı: Yeni bir yüzyıla girerken duyulan belirsizlik ve geleceğe dair amaçsızlık.
Eğer bu filmin yarattığı atmosferden etkilendiyseniz, Wong Kar-wai’nin Chungking Express veya In the Mood for Love gibi başyapıtlarına göz atabilirsiniz. Ayrıca, yine Taipei’nin gece hayatını ve melankoliyi merkezine alan Edward Yang imzalı Tayvan sineması örnekleri de bu benzer filmler listesinin en güçlü adaylarıdır.
Filmin meşhur tünel sahnesindeki Shu Qi'nin yürüdüğü yer, bugün bile Tayvan’da sinemaseverler tarafından ziyaret edilen sembolik bir mekandır.
Yönetmen Hou Hsiao-hsien, filmin bir üçleme olmasını planlamıştı ancak diğer iki bölüm bu film kadar geniş yankı bulmadı.
Filmdeki çekim teknikleri, karakterlerin mahremiyetini gizlice gözetleyen bir "röntgen" etkisi yaratmak amacıyla özellikle planlanmıştır.
Bu sahne, hem kullanılan ışık hem de Shu Qi'nin müziğin ritmiyle uyumlu, özgür ama bir o kadar da hüzünlü yürüyüşü nedeniyle sinematografinin zirvesi kabul edilir. Karakterin geçmişinden kopuşunu ve hayatının belirsizliğine doğru gidişini tek bir planda özetler.
Klasik bir aşk filminden ziyade, toksik bir ilişkinin bitişini ve bir kadının kendi benliğini bulma çabasını anlatan varoluşçu bir dramdır. Duygusal bağlar filmde bir kurtuluş değil, genellikle bir yük olarak resmedilir.
Filmin anlatıcısı, aslında Vicky’nin on yıl sonraki halidir. Geçmişte yaşadığı bu kâotik dönemi, sanki bir başkasının hikâyesiymiş gibi, üçüncü tekil şahıs ağzından anlatarak yaşananlara mesafeli ve olgun bir bakış açısı getirir.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...