
Dram
Freddy
Marie
Kader
Gégé
Michou
Robert
Quinquin
La mère de Freddy
René
La mère de Kader
Shūsaku Endō’nun kitabından esinlenen film, Hz. İsa’nın hayatını kronolojik bir biyografiden ziyade, onun öğretilerinin temelindeki şefkat, acı ve fedakarlık kavramlarına odaklanan bir tefekkür yolculuğu olarak sunuyor. Scorsese, bu yapımda İsa’nın ilahi kimliğinden ziyade, bir insan olarak hissettiği derin empatiyi ve toplumsal adaletsizliğe karşı duruşunu ön plana çıkarıyor. Hikâye, izleyiciyi Kudüs’ün tozlu sokaklarından ziyade, inancın kalbine ve zihnin labirentlerine davet ediyor.
Geleneksel epik anlatılardan kopan film, sahnelerini daha dar bir ölçekte, karakterlerin iç dünyasına odaklanarak kuruyor. İsa’nın çevresindeki insanlarla kurduğu bağ, korkuları, şüpheleri ve her şeye rağmen koruduğu sonsuz sevgisi, modern bir sinema diliyle işleniyor. Scorsese, bu eseriyle inancı sadece bir kurum olarak değil, yaşanması ve hissedilmesi gereken saf bir duygu olarak yeniden tanımlıyor.
Filmin en dikkat çeken yönü, başrolde yer alan ismin karaktere kattığı duru ve savunmasız enerji oluyor. Scorsese’nin oyuncu seçimi, karakterin hem tarihsel ağırlığını taşıyacak hem de sıradan bir insanın kırılganlığını yansıtacak bir denge üzerine kurulu. Andrew Garfield gibi yönetmenin daha önce birlikte çalıştığı isimlerin ya da karakter odaklı güçlü oyuncuların varlığı, hikâyenin editoryal derinliğini ve ruhsal yükünü artırıyor.
Yardımcı kadroda yer alan isimler, havarilerin ve İsa’nın yolunun kesiştiği sıradan insanların şüphelerini, bağlılıklarını ve insani zaaflarını yansıtarak hikâyeyi zenginleştiriyor. Her bir performans, büyük bir gösterişten uzak, sessizliğin ve bakışların gücüne dayanan bir üslupla sergileniyor.
Steven Spielberg’ün epik dokunuşlarının aksine Martin Scorsese, burada çok daha minimalist ve içe dönük bir yönetmenlik sergiliyor. Yaklaşık 80 dakika gibi kısa bir süreye sahip olan film, izleyiciye bir hikâye anlatmaktan ziyade bir his bırakmayı amaçlıyor. Siyah-beyaz ve renkli sahneler arasındaki geçişler veya günümüzle tarihsel geçmiş arasındaki bağlar, yönetmenin inancın zamansızlığını vurgulama biçimi olarak öne çıkıyor. Filmin temposu ağır ancak sahnelerin görsel kompozisyonu bir tablo kadar etkileyici. Scorsese, Silence ve The Last Temptation of Christ filmlerinden sonra bu yapımla ruhsal üçlemesini çok daha kişisel ve sade bir noktada tamamlıyor.
İnanç, etik ve insanlık onuru üzerine derin düşünmeyi seven, yavaş sinema (slow cinema) tutkunları için bu film eşsiz bir deneyimdir. Eğer bir biyografi beklentisinden ziyade, felsefi bir sorgulama ve sanatsal bir dışavurum arıyorsanız bu yapım sizi derinden etkileyecektir. Scorsese sinemasının hayranları ve dini temaların sinemadaki sanatsal yansımalarına ilgi duyan her izleyici, bu dram filmi ve manevi yolculuğu mutlaka tecrübe etmelidir.
Sinema tarihinin en büyük ustalarından birinin, hayatının son döneminde en çok kafa yorduğu konuya en sade haliyle dönüşünü görmek için izlenmeli. Film, dinin karmaşık kurallarından ziyade "sevgi" ve "bağışlama" gibi temel insani değerleri tüm çıplaklığıyla karşımıza getiriyor. Görsel dili ve anlatımındaki cesareti, onu sadece bir dini film olmaktan çıkarıp evrensel bir sanat eserine dönüştürüyor.
Şefkat ve Empati: Ötekinin acısını hissetmenin ve paylaşmanın iyileştirici gücü.
İnsani Kırılganlık: İlahi bir figürün dahi taşıdığı insani duygular ve tereddütler.
İnancın Özü: Kuralların ötesinde, ruhsal bir uyanış ve içsel huzur arayışı.
Fedakarlık: Başkaları için kendinden vazgeçmenin ağırlığı ve anlamı.
Scorsese’nin inanç temalı diğer başyapıtları olan Silence (Sessizlik) ve The Last Temptation of Christ (Günaha Son Çağrı) bu filmin en yakın akrabalarıdır. Ayrıca Terrence Malick’in ruhsal sorgulamalarla dolu The Tree of Life (Hayat Ağacı) veya Pier Paolo Pasolini’nin The Gospel According to St. Matthew filmi, benzer bir manevi derinlik sunacaktır.
Film, Scorsese’nin Papa Francis ile yaptığı bir görüşmeden ve Papa’nın "İsa’yı bize yeniden gösterin" çağrısından ilham alarak doğmuştur.
Yönetmen, filmi çok düşük bir bütçeyle ve alışılagelmiş Hollywood setlerinden uzak, daha bağımsız bir ruhla çekmiştir.
Senaryo, Shūsaku Endō’nun Hz. İsa’nın hayatını Japon bir perspektifiyle ele alan eserinden yola çıkılarak modern dünyaya uyarlanmıştır.
Film, Scorsese’nin filmografisindeki en kısa yapımlardan biri olma özelliğini taşır.
Film İncil’deki olaylardan beslense de, birebir bir kronolojik anlatı sunmak yerine İsa’nın öğretilerinin özüne ve karakterin duygusal dünyasına odaklanan sanatsal bir yorumdur.
Scorsese, bu projeyi bir destandan ziyade bir "meditasyon" olarak tasarladığı için, gereksiz detaylardan kaçınarak sadece anlatmak istediği duygunun özüne odaklanmayı tercih etmiştir.
Geleneksel "Çile" filmlerinin aksine, bu yapım fiziksel şiddetten ziyade ruhsal ve düşünsel bir yoğunluğa odaklanır; ancak hikâyenin doğası gereği bazı dramatik sahneler mevcuttur.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...