

Monte

Dibs

Tcherny

Boyse

Nansen

Chandra

Mink

Ettore

Elektra

Indian Professor
High Life, müebbet hapis cezasına çarptırılmış bir grup suçlunun, cezalarını infaz etmek yerine uzayın derinliklerine doğru geri dönüşü olmayan bir deneye gönderilmesini konu alıyor. Güneş sisteminin ötesinde, kara deliğe doğru ilerleyen bu gemide mahkumlar, Dr. Dibs’in (Juliette Binoche) insan üremesi üzerine yürüttüğü tekinsiz ve etik dışı deneylerin birer kobayı haline gelmiştir. Ancak gemideki yaşam, zamanla izolasyonun, şiddetin ve arzunun pençesinde parçalanmaya başlar.
Hikâye, gemide hayatta kalan son yetişkin Monte (Robert Pattinson) ve gemide doğan kızı Willow’un etrafında şekilleniyor. Monte, geçmişin travmatik anıları ve gemideki diğer mahkumların trajik sonlarıyla boğuşurken, kızını bu uçsuz bucaksız boşlukta hayatta tutmaya çalışır. Claire Denis, uzayı bir keşif alanından ziyade insanın kendi içsel karanlığıyla yüzleştiği klostrofobik bir hapishane olarak kurguluyor.
Filmin başrolünde yer alan Robert Pattinson, Monte karakteriyle kariyerinin en olgun ve içselleştirilmiş performanslarından birini sergiliyor. Pattinson, karakterin sabrını, çaresizliğini ve babalık içgüdüsünü minimal bir oyunculukla, adeta bakışlarıyla anlatıyor. Dr. Dibs rolündeki Juliette Binoche ise, bir bilim insanının hırsı ile bir suçlunun karanlığı arasında gidip gelen tekinsiz tavrıyla hikâyeye editoryal bir gerilim katıyor.
André Benjamin (André 3000), gemideki sınırlı kaynaklarla doğaya tutunmaya çalışan Tcherny rolünde dingin bir performans sergilerken, Mia Goth’un canlandırdığı Boyse karakteri, mahkumların içindeki isyan ve çaresizliğin sesi oluyor. Oyuncu kadrosu, yönetmenin bedensel arzulara ve şiddete odaklanan çiğ anlatım diline muazzam bir uyum sağlıyor.
Fransız auteur yönetmen Claire Denis, ilk İngilizce filmi olan High Life ile bilimkurgu türüne tamamen yabancı ve sarsıcı bir bakış açısı getiriyor. Film, görsel olarak büyüleyici ama atmosfer olarak oldukça rahatsız edici. Uzayı "steril" bir yer olmaktan çıkarıp kan, ter ve gözyaşıyla dolu, bedensel bir mekana dönüştürüyor. Korku unsurlarının kanlı sahnelerden ziyade psikolojik bir gerilimden beslendiği yapım, izleyiciyi insan olmanın sınırları üzerine ağır bir düşünceye sevk ediyor.
Klasik aksiyon dolu uzay filmlerinden ziyade, "Solaris" veya "2001: A Space Odyssey" gibi felsefi derinliği olan bilimkurguları sevenler bu filme hayran kalacaktır. İnsan psikolojisinin uç noktalarını, cinselliğin ve şiddetin varoluşsal boyutlarını merak eden yetişkin izleyiciler için High Life benzersiz bir deneyim. Eğer bir filmden beklentiniz sadece hikâye değil, aynı zamanda yoğun bir atmosfer ve görsel bir şiirsellik ise bu yapım tam size göre.
High Life, uzayı bir dekor olarak değil, insanı çırılçıplak bırakan bir ayna olarak kullanıyor. Filmi benzerlerinden ayıran en büyük fark, teknolojik gelişmelere değil, insanın hayvansı içgüdülerine ve hayatta kalma çabasına odaklanmasıdır. Olağanüstü ses tasarımı ve kara delik tasviriyle sinematografik bir şölen sunarken, babalık ve sevgi gibi kavramları evrenin sonundaki bir boşlukta yeniden tanımlıyor.
İzolasyon ve Yalnızlık: Sonsuz boşlukta tek başına kalmanın ruhsal yıkımı.
Üreme ve Etik: Bilimin insan onurunu hiçe saydığı noktadaki ahlaki çöküş.
Bedensel Arzular: Kapalı bir alanda bastırılmış duyguların şiddete dönüşmesi.
Babalık ve Fedakarlık: Her şeyin bittiği bir noktada yeni bir hayata tutunma çabası.
Bu karanlık ve felsefi yolculuk ilginizi çektiyse, yine Robert Pattinson'ın başrolde olduğu ve izolasyonu işleyen The Lighthouse (Deniz Feneri) filmini izlemelisiniz. Ayrıca uzayda geçen bir psikolojik dram için Andrei Tarkovsky’nin Solaris'i veya görsel tarzıyla büyüleyen Under the Skin bu filmle benzer bir dokuya sahiptir.
Yönetmen Claire Denis, bu projeyi hayata geçirmek için yaklaşık 15 yıl boyunca üzerinde çalışmıştır.
Filmdeki kara delik sahnelerinin bilimsel olarak gerçeğe yakın olması için ünlü fizikçi Aurélien Barrau ile iş birliği yapılmıştır.
Robert Pattinson, Claire Denis ile çalışmayı o kadar çok istemiştir ki, yönetmenin "bu rol için fazla gençsin" itirazına rağmen projeye dahil olmayı başarmıştır.
Hayır, türü macera olarak geçse de film aksiyondan ziyade ağır tempolu bir psikolojik dram ve bilimkurgu-korku sentezidir.
Bu sahne, karakterlerin gemideki mutlak izolasyon altında bastırılmış cinsel arzularını ve mekanikleşen tatmin arayışlarını simgeleyen, filmin en çarpıcı ve tartışmalı anlarından biridir.
Final, kaçınılmaz bir sonun kabulü ile bilinmeyene duyulan merakın birleştiği, yansımalarla dolu metaforik bir kapanış sunar.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...