

Fran

Robert

Garrett

Carol

Isobel

Sophie

Amelia

Tellulah

Emma

Sean
Fran, hayatı son derece rutin bir döngüden ibaret olan, Oregon kıyılarında bir ofiste çalışan yalnız bir kadındır. Günlerini sessizce geçirirken, zihninde sürekli olarak kendi ölümüne dair estetik ve huzurlu hayaller kurar. Bu hayaller onun için bir kaçış mekanizmasıdır; dünyanın gürültüsünden ve insan ilişkilerinin karmaşasından kurtulmanın bir yoludur. Ofisindeki masasında otururken ormanda bir ceset olduğunu ya da boş bir odada cansız yattığını düşlemek, onun için gündelik hayattan daha gerçektir.
Ancak ofise Robert adında yeni ve cana yakın bir iş arkadaşının katılmasıyla Fran’in kurduğu bu izole dünya sarsılmaya başlar. Robert, Fran’in sessizliğinin ardındaki derinliği merak eder ve onu konfor alanının dışına çıkmaya davet eder. İkilinin arasında gelişen naif bağ, Fran’i korkutucu bir gerçekle yüzleştirir: Birine açılmak ve gerçekten "yaşamak", ölümü hayal etmekten çok daha fazla cesaret gerektirir. Film, melankolinin içindeki mizahı ve insan bağının iyileştirici gücünü keşfeden sarsıcı bir bağımsız sinema örneğidir.
Daisy Ridley, Fran rolüyle kariyerinin en duru ve etkileyici performanslarından birini sergiliyor. Genellikle aksiyon rollerinden tanıdığımız Ridley, bu filmde minimal oyunculuğuyla, sadece gözleriyle ve mikro ifadeleriyle karakterin içsel fırtınalarını yansıtıyor. Fran’in sosyal kaygılarını ve dünyayla arasına koyduğu mesafeyi o kadar doğal bir yerden sunuyor ki, izleyici onun sessizliğinde kendi yalnızlığını bulabiliyor.
Robert karakterine hayat veren Dave Merheje, Ridley’nin mesafeli duruşuna harika bir tezat oluşturan, sıcak ve samimi bir enerji getiriyor. Merheje’nin performansı, zorlama bir romantizmden ziyade, iki insanın birbirini tanıma sürecindeki o doğal ve bazen sakar hallerini başarıyla yansıtıyor. Ofis arkadaşlarını canlandıran yan kadro ise kurumsal hayatın o tanıdık ama absürt atmosferini tamamlayan başarılı bir doku oluşturuyor.
Yönetmen Rachel Lambert, zor bir konuyu son derece zarif ve klişelerden uzak bir dille işlemeyi başarıyor. Film, depresyonu veya sosyal anksiyeteyi ajite etmek yerine, bu duyguları estetik bir sinematografiyle harmanlıyor. Oregon'un gri gökyüzü ve puslu atmosferi, Fran’in iç dünyasının mükemmel bir yansıması olarak kurgulanmış. Filmin temposu, tıpkı ana karakterin hayatı gibi ağır ve düşünceli ilerliyor; ancak bu yavaşlık, izleyiciye karakterle empati kurması için ihtiyaç duyduğu alanı sağlıyor.
İçedönük karakter hikayelerinden ve "yaşam dilimi" (slice of life) tarzındaki yapımlardan hoşlananlar için bu film tam bir hazine. Özellikle festival filmleri ve Sundance ruhunu taşıyan bağımsız yapımları takip eden izleyiciler, filmin sunduğu derinlikten etkilenecektir. Kendi yalnızlığıyla barışık olanlar veya insan ilişkilerinin karmaşıklığı üzerine düşünmeyi sevenler, Fran’in dünyasında kendinden çok şey bulacaktır.
Bu filmi izlemek için en büyük sebep, yalnızlığın ve varoluşsal sancıların ne kadar evrensel ve aslında "insani" olduğunu hatırlatmasıdır. Ölüm düşüncesini karanlık bir saplantı olarak değil, yaşamın bir parçası olarak ele alması filmi özgün kılıyor. Daisy Ridley’nin büyüleyici sessizliği ve filmin sunduğu o huzurlu hüzün, izleyiciye modern hayatın koşturmacası içinde durup nefes alma şansı tanıyor.
Yalnızlık ve İzole Olma: Kalabalıklar içinde bile kendi dünyasında kalma tercihi.
Bağ Kurma Korkusu: Birine açılmanın getirdiği savunmasızlık hissiyle başa çıkma.
Mortalite (Ölümlülük): Ölümü bir son değil, yaşamın anlamını sorgulatan estetik bir imge olarak görmek.
Rutin ve Güven: Gündelik alışkanlıkların bir zırh olarak kullanılması.
Fran’in dünyasındaki o hüzünlü ve minimalist atmosferi sevdiyseniz, Bill Murray’nin başrolünde olduğu Lost in Translation filmini mutlaka izlemelisiniz. Ayrıca, yalnız bir ruhun küçük bir kıvılcımla hayata dönüşünü anlatan The Station Agent veya sosyal anksiyeteyi çok farklı bir perspektiften işleyen Eighth Grade gibi psikolojik dram yapımları da benzer bir tat bırakacaktır.
Film, Kevin Armento'nun "Sometimes I Think About Dying" adlı kısa filminden ve aynı isimli oyunundan uyarlanmıştır. Daisy Ridley, senaryoyu okuduğunda karakterle o kadar güçlü bir bağ kurmuştur ki, projenin sadece başrol oyuncusu değil aynı zamanda yapımcılarından biri olmayı da üstlenmiştir. Çekimlerin yapıldığı Astoria, Oregon'un puslu havası, filmin görsel dilini oluştururken herhangi bir yapay filtreye ihtiyaç duyulmamasını sağlamıştır.
Hayır, ismine rağmen film aslında hayat dolu ve mizahi anlar barındıran, oldukça umut verici bir alt metne sahiptir; ölüm hayalleri daha çok bir iç huzur arayışı olarak sunulur.
Ridley, Star Wars gibi büyük prodüksiyonlardaki dışadönük karakterlerin aksine, burada tamamen içsel ve sessiz bir performansa odaklanarak oyunculuk yelpazesinin ne kadar geniş olduğunu kanıtlamıştır.
Bu hayaller, Fran’in dünyayla kuramadığı bağı kendi zihninde, kontrol edebildiği bir alanda kurma çabasını ve sosyal baskılardan kaçış isteğini simgeler.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...