

Leopold Kessler

Katharina Hartmann

Lawrence Hartmann

Uncle Kessler

Pater

Max Hartmann

Siggy

Colonel Harris

Narrator (voice)

Steleman
1945 yılındadır; savaş bitmiş, Almanya müttefik kuvvetler tarafından işgal edilmiş ve halk derin bir suçluluk ile yıkım arasındadır. İdealist bir Amerikalı olan Leopold Kessler, ülkenin inşasına yardım etmek ve "tarafsız" kalmak amacıyla Almanya’ya gelir. Amcasının yardımıyla efsanevi Zentropa demiryolu hattında kondüktör olarak işe girer.
Leopold, rayların üzerinde ilerlerken kendini sadece fiziksel bir yolculukta değil, aynı zamanda siyasi bir bataklığın içinde bulur. Zentropa’nın sahibinin kızı Katharina’ya aşık olmasıyla birlikte, Nazi sempatizanı yeraltı örgütü "Werewolves" ile Amerikan işgal güçleri arasındaki tehlikeli çatışmanın ortasında kalır. Max von Sydow’un hipnotik dış sesiyle başlayan film, izleyiciyi Leopold ile birlikte derin bir transa sokarak, tarafsızlığın imkansız olduğu bir dünyada vicdanın nasıl paramparça edildiğini anlatır.
Jean-Marc Barr, Leopold Kessler rolünde, etrafındaki karanlığa karşı masumiyetini korumaya çalışan ama adım adım batağa saplanan o şaşkın yabancıyı büyük bir ustalıkla canlandırıyor. Barbara Sukowa, "femme fatale" soslu Katharina Hartmann rolünde, hem çekici hem de tekinsiz bir derinlik sunarak filmin noir atmosferini pekiştiriyor.
Usta oyuncu Max von Sydow, filmin anlatıcısı olarak sadece sesiyle bile izleyiciyi hipnotize etmeyi başarıyor; onun komutları filmin kaderci havasını belirleyen en güçlü editoryal unsur. Ayrıca Lars von Trier’in gedikli oyuncusu Udo Kier, Hartmann ailesinin bir üyesi olarak hikâyeye o kendine has rahatsız edici karizmasını katıyor.
Lars von Trier, bu filmde sinemanın görsel sınırlarını zorlayan "arka projeksiyon" ve katmanlı kurgu tekniklerini kullanmıştır. Film siyah-beyaz bir estetikle ilerlerken, belirli nesnelerin veya karakterlerin aniden renklenmesi (Schindler’in Listesi'nden yıllar önce), sahneler arasındaki geçişlerin iç içe geçmesi yapımı gerçeküstü bir noir şaheserine dönüştürür. Görüntü yönetimi, Alman Ekspresyonizmi’ne selam gönderen sert gölgeler ve devasa perspektiflerle doludur. Tren, filmde hem ilerlemeyi hem de kaçınılmaz bir felakete doğru gidişi simgeleyen devasa bir metafor olarak kullanılır.
Klasik kara film (film-noir) estetiğine hayran olanlar, görsel deneyimi hikâyenin önüne koyan deneysel yapımlardan hoşlananlar ve Avrupa tarihinin karanlık dönemlerini merak edenler bu filmi mutlaka izlemeli. Eğer sinemanın teknik imkanlarının bir sanatçı elinde nasıl büyüye dönüştüğünü görmek istiyorsanız, Europa sizin için benzersiz bir ders niteliğinde olacaktır. Lars von Trier’in daha sonraki sert tarzına (Dogville, Antichrist) giden yoldaki teknik ustalığını merak eden her sinefilin listesinde olmalıdır.
Bu film, sadece bir hikâye anlatmakla kalmıyor, izleyiciyi hipnotize ederek ekranın içine çekiyor. Sinema tarihinde "arka projeksiyon" tekniğinin bu kadar yaratıcı ve estetik kullanıldığı çok az örnek vardır. Savaş sonrası Almanya'sının o "sıfır saati" (Stunde Null) atmosferini, gerçeklik ile kabus arasındaki o ince çizgide bu kadar net hissettiren başka bir yapım bulmak zordur. Teknik kusursuzluğu ve Max von Sydow'un büyüleyici sesi için bile defalarca izlenebilir.
Hipnoz ve Kader: Bireyin olaylar üzerindeki kontrolünü kaybetmesi ve sistemin bir parçası haline gelmesi.
Tarafsızlığın İmkansızlığı: Kaotik bir dünyada "sadece işimi yapıyorum" demenin ahlaki geçersizliği.
Suçluluk ve Arınma: Savaş sonrası bir ulusun ve bireyin geçmişiyle yüzleşme sancıları.
Raylar Üstündeki Hayat: Trenin, durdurulamaz bir kaderin ve mekanikleşen insanlığın sembolü olması.
Bu filmin klostrofobik ve tarihsel atmosferini sevdiyseniz, yine savaş sonrası yıkımı işleyen Carol Reed başyapıtı The Third Man (Üçüncü Adam) veya Steven Soderbergh’in bu filme görsel olarak çok şey borçlu olduğu The Good German filmlerine göz atabilirsiniz. Ayrıca yönetmenin Avrupa Üçlemesi'nin ilk filmi olan The Element of Crime mutlaka izlenmelidir.
Cannes Başarısı: Film, 1991 Cannes Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü ve Teknik Büyük Ödül kazanmıştır. Lars von Trier, büyük ödülü (Altın Palmiye) alamadığı için jüri başkanı Roman Polanski’ye orta parmağını göstererek sahneden inmesiyle meşhurdur.
Teknik Zorluk: Arka projeksiyon kullanımı o kadar yoğundur ki, bazı sahnelerin çekimi ve kurgusu aylar sürmüştür.
İsim Karmaşası: Film, ABD’de o dönem vizyona giren Europa Europa filmiyle karışmaması için Amerika’da Zentropa ismiyle vizyona girmiştir.
Max von Sydow, izleyiciye doğrudan hitap ederek bir geri sayım yapar ("On saydığımda Avrupa'da olacaksın...") ve izleyiciyi ana karakterle birlikte hipnotize ederek hikâyeye dahil eder.
Zentropa demiryolları, hem Almanya'nın endüstriyel gücünü hem de Nazi dönemindeki toplama kamplarına insan taşıyan o korkunç lojistik sistemi ve bu mirasın ağırlığını temsil eder.
Lars von Trier, dikkati belirli bir nesneye (örneğin kan veya bir karakterin gözleri) çekmek ve rüya atmosferini bozup izleyiciyi aniden gerçeğe uyandırmak için bu tekniği kullanmıştır.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...